Gordon W. Allport’a göre sosyal psikoloji fertlerin tutum, duygu ve düşüncelerinin diğer insanların gerçek, hayal veya ima edilmiş varlıklarından nasıl etkilendiklerinin bilimsel yollarla araştırılması teşebbüsüdür (Allport, 1935). Smith ve Mackie ise sosyal psikolojiyi fertlerin algılama, etki oluşturma ve başka insanlarla münasebet kurma tarzlarını etkileyen sosyal ve bilişsel süreçlerin bilimsel metotlarla incelenmesi olarak tanımlar (Smith ve Mackie, 2007). Sosyal psikolojinin konuları arasında; konformite, itaat, önyargı, ayrımcılık, ikna, ırkçılık, cinsiyetçilik, çatışma, liderlik, izlenim oluşturma ve yönetme, prososyal davranış gibi başlıklar sayılabilir.

Sosyal psikolojinin bir bilim dalı olarak zihinlere yerleşmeye başlaması ise yirminci yüzyıla denk gelir. 1908 senesinde biri sosyolog (Ross) diğeri psikolog (Mc Dougall) olan iki düşünürün “sosyal psikoloji” başlıklı ders notlarını kaleme almaya başlamaları sosyal psikoloji disiplininin de başlangıcı olarak görülür. Mc Dougall’ın ilk aşamada kaleme aldığı çalışmaları, 1924 senesinde Floyd H. Allport’un “Sosyal Psikoloji” adlı kitabı neşredilene kadar önemini muhafaza etmiştir. Sosyal psikoloji araştırmalarında, Allport, bir metot olarak deneye ehemmiyet vermiştir. Allport, Triplett ve Moede gibi isimlerin ortaya koydukları grup laboratuvar deneyleri deneysel sosyal psikolojinin de ilk örnekleri arasında sayılmaktadır. Bu ilk deneyler ferdin başkaları ile birlikte çalışmasının ya da onlarla yarışmasının verimlilik, çalışma hızı ve kalitesi üzerindeki tesirlerine yoğunlaşmıştır.

Sosyal psikoloji disiplininin günümüzdeki haline gelmesinde ise İkinci Dünya Savaşı’ndan önce ortaya çıkan birkaç temel mesele etkili olmuştur. Bu gelişmelerden ilki Kurt Lewin ve öğrencilerinin yürüttüğü grup dinamiği araştırmasıdır. İkinci mesele ise sosyoloji ve psikoloji alanlarını bir vahidin farklı yüzleri halinde görmeye başlayan ve her iki alana da vakıf araştırmacı bir neslin yetişmeye başlamasıdır. Bu nesilden olan ve Robbers Mağarası Deneyi ile meşhur Muzafer Sherif sosyal normları ilk defa deney ortamında oluşturmuş ve analiz etmiştir. Üçüncü mesele ise Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerin sosyal psikolojik araştırmalara hususiyle kaynak ayırmaya başlamasıdır. Günümüze kadar devam edegelen süreçte devletler, özelliklede de bu devletlerin orduları ve istihbarat birimleri sosyal psikoloji konularına ilgi göstermişlerdir.

SOSYAL PSİKOLOJİ DENEYLERİ

Sosyal psikoloji alanında yapılan deneyler insanın tabiatı, sahip olduğu değerler ve cihazat adına önemli bilgiler sunar. İnsan tabiatını dair birçok ders veren bu bilimsel deneylerin bazıları sosyal psikoloji literatüründe tarihte ve deneklerde kalıcı tesirler bırakmıştır. Şimdi bu tür bazı deneyleri ele alalım.

Otokinetik Etki ve Grup Normu Deneyi

Ödemişli sosyal psikolog Muzafer Sherif bu deneyinde grup normlarının oluşma süreçlerini incelemiştir. Sherif bu deneyinde “otokinetik etki” (autokinetic effect) olarak bilinen bir görsel algı yanılgısından istifade etmiştir. Bu etkiye göre tamamen karartılmış bir mekânda hareketsiz halde bulunan bir ışık noktasına belli bir süre gözümüzü hareket ettirmeden dikkatle nazar ettiğimizde, ışık aslında sabit olduğu halde onu hareket ediyormuş gibi algılarız. Bu etkiyi vesile kılarak Sherif, grup normunun oluşması ve normlara uyma davranışlarının belirtilmesi gibi konular etrafında bir dizi çalışma yapmıştır.

Bu çalışmalarda birbirleriyle herhangi bir ilişkisi olmayan fertler tek tek odalara alınmıştır. Deneklere bir algı deneyi yapılacağı ifade edilmiş ve kendilerine bu karanlık odada küçük bir ışık kısa aralıklarla gösterilmiştir. Deneklerden ışığın her ortaya çıkışında ne kadar hareket ettiğini söylemeleri istenmiştir. Denekler her defasında bu soruya farklı yanıtlar vermişlerse de belli bir süre sonra bir standart oluşturmuşlar ve sonrasındaki sorulara bu standarda yakın yanıtlar paylaşmışlardır. Sonrasında denekler küçük gruplar halinde başka bir yere alınıp cevap verirken kullandıkları standartları yüksek sesle söylemeleri istenmiştir. Başkalarının olduğu bu yeni ortamda, denekler kişisel standartlarını bir kenara bırakıp gruba ait standart bir cevap oluşturmuşlardır.

Başka bir çalışmada ise Sherif, kişileri tek tek odaya almak yerine, onları direkt olarak gruplar halinde toplamıştır. Evvelinde herhangi bir standart cevap oluşturmamış bireyler bu defasında çok daha süratli bir şekilde ortak bir standart oluşturmuşlardır. Bunlar neticesinde, Sherif’e göre belirsizlik ve bireysellik ortamında, insanlar bir iç kıyas noktası ve ölçü oluştururlar. Bir grupla birlikte hareket ettiklerinde ise, şahsi ölçülerinden ziyade başkalarının algı ve ölçülerini referans noktası kabul ederler. Ayrıca kendi ölçüleri bulunmayan kişiler grubun normlarına çok daha çabuk teslim olurlar. O kadar ki denekler yaklaşık bir yıl sonra tek başlarına deneye alındıklarında bile önceden grupla belirledikleri standardı kullanmaya devam etmişlerdir.

Küçük Albert Deneyi (Little Albert Experiment)

Bu deney davranışçılık teorisinin fikir babalarından biri sayılan John B. Watson tarafından iki yaşındaki Albert isimli bir bebek üzerinde uygulanmıştır. Deney, sosyal psikoloji çalışmalarında etik ve hümanistik yaklaşımı ön plana çıkaran araştırmacılar tarafından halen ağır araştırmalara maruz kalmaktadır.

Deney esnasında Watson, klasik koşullanma metotları vesilesiyle Albert’a çeşitli objeler ve canlılar karşısında korku aşılamaya çalışmıştır. Örneğin, Albert bir tavşanla bir araya geldiği esnada kendisine aynı anda ürkütücü ve rahatsız edici derecede ağır bir ses dinletilmiştir. Sesin tesiriyle korkan Albert, birkaç denemede neticesinde herhangi bir ses duymasa da tavşanı gördüğü gibi ürkme tepkisi vermeye ve ağlamaya başlamıştır. Deneyin sonucunda John B. Watson insanların sahip oldukları birçok korkunun ve içgüdüsel olarak adlandırılan tutumların aslında daha önceleri maruz kaldıkları türlü koşullanmalar neticesi şekillendiğini ortaya atmıştır.

Image result for Little Albert Experiment

Seyirci Etkisi (The Bystander Effect)

Günümüzdeki etik ve hümanistik deney ölçülerine göre problemli kabul edilen başka bir deney de “seyirci etkisi” (the bystander effect) kavramını çalışan deneylerdir. Araştırmacılar John Darley ve Bibb Latane bu deneyi inşa ederken 1968 yılında düzinelerce insanın görgü tanıklığında işlenen Kitty Genovese cinayetinden etkilenmişlerdir. Darley ve Latane tarafından dizayn edilen deney; acil bir duruma şahit oldukları sırada insanların duruma müdahale etmeyişlerini ve kayıtsız kalışlarını inceler.

Seyirci etkisi farklı deneyler vesilesiyle incelenmiştir. Örneğin bir üniversite kütüphanesinde orada bulunan öğrencilerden biri boğuluyormuş gibi bir nümayiş oluşturulur. Vakanın sadece bir öğrencinin önünde gerçekleştiği durumda, bu öğrencilerden yüzde doksana yakını yardıma koşmuştur. İzleyiciler arasında bir kişinin daha bulunduğu bir senaryoda ise yardıma koşma oranı yüzde yetmişe düşmüştür. İzleyicilerin arbedenin çevresinde iki kişiden fazla insan olduğunu düşündükleri bir durumda ise yardım oranı yüzde otuzlara kadar inmiştir.

Bir başka deney esnasında kişilerle doldurmaları için bir form paylaşılıp bir odada yalnız kalmaları sağlanır. Sonrasında ise zararsız bir gaz deneğin bulunduğu odaya doldurulmaya başlanır. Kişiler odada yalnız bulundukları vaziyette dumanı fark ettikleri gibi hemen odayı terk edip durumu başkalarına haber verirler ve yardım çağrısında bulunurlar. Daha sonra ise denekler odaya deneyin parçası olan iki farklı kişiyle birlikte alınırlar. Gaz tekrar odaya doldurulmaya başlanır. Bu durumda ise denekler önce yanındaki insanlara bakıp onların tepkilerini ölçmüş, bu konuda hareket geçmelerini beklemiş ancak diğer insanların kayıtsız kaldıklarını görünce kendileri de herhangi bir yardım çağrısında bulunmamışlardır. Kimin sorumluluk alacağı konusundaki bu şaşkınlık göstermektedir ki bir kişinin yardıma ihtiyacı olduğunu ne kadar çok kişi görürse, o kişiye yardım edilme ihtimali o derece azalabilir. Bu açıdan yardıma muhtaç olunduğu bir anda umum insanlara ve büyük gruplara değil de belirli kişilere ve mercilere müracaat edilmesi tavsiye edilmektedir.

Milgram Deneyi (Milgram Experiment)

Yale Üniversitesi’nden Stanley Milgram 1961-62 yıllarında yaptığı bu deney sosyal etkinin ve itaat kavramının nerelere varabileceğini ispat etmiştir. Otoriteye itaat deneyi olarak da bilinen bu çalışma esnasında tanımadıkları kişilere zarar verme emri alan kişilerin böyle bir direktife itaat edip etmeyecekleri, ettikleri takdirde de bunu ne dereceye kadar yapacakları araştırılmıştır. Deneyin çıkış noktalarından biri özellikle Nazi Almanyası’ndaki savaş suçlularının sadece görevlerini yaptıklarını şeklinde kendilerini savunması olmuştur.

Deney esnasında katılımcılara öğretmen-öğrenci olarak iki farklı gruba ayrılacaklarını ve bunun da kurayla belirlendiğini söylenmiştir. Gerçekte ise deneklere sadece öğretmen pozisyonu verilmiştir. Öğrenci olarak belirlenen kişiler ise deneyin bir parçasıdır. Katılımcılarla çeşitli sorular ve hafıza testi içeren kağıtlar paylaşılır. Deneklerin bu soruları karşılarındaki öğrencilere sormaları ve her yanlış cevap aldıklarında 15 voltla başlamak üzere elektrik vermeleri söylenir. Elektriğin şoku hakkında fikir edinmeleri için katılımcılara da hafif bir şok verilir. Gerçekte ise öğrenci pozisyonundaki kişilere herhangi bir elektrik ulaşmamaktadır. Her yanlışta verilen elektriğin 15 volt daha artırılarak verilmesi gerektiği söylenir. Katılımcı deneyi bırakmak istediği takdirde de devam etmeleri rica edilir.

Denek 120 volta geldiğini düşündüğü zaman öğrenci pozisyonundaki kişiler acı duymaya başladıklarını ifade etmiş, 180 volta gelindiği zannedilen bir esnada öğrenciler bağırmaya başlamış, sonrasında ise deneye devam istemediklerini haykırmışlardır. Ancak deneklerin başında bulunan araştırmacı onlara her defasında devam etmeleri gerektiğini söylemiştir.

Farklı sosyo-ekonomik geçmişlere sahip katılımcılardan hiçbiri 300 volttan önce elektrik vermeyi bırakmamış ve deneyi terk etmemişlerdir. Katılımcıların yarısından fazlası 450 volta kadar çıkmıştır. Deney farklı üniversitelerde ve ülkelerde tekrarlandığında 450 volta kadar çıkan katılımcıların sayısının yüzde doksanlara ulaştığı görülmüştür. Bu deney neticesinde şu hükme varmak mümkündür: en masum insanlar bile otorite karşısında kişilik değişikliğine uğrayabilir, zulme ortak olabilir ve davranışlarının neticesini önemsemeyen birer mankurt haline gelebilirler.

Harlow’un Maymunları Deneyi (Harlow’s Monkey Experiment)

1950’li yıllarda Harry Harlow’un yaptığı bu deneyde yavru bir maymun doğduğu gibi annesinden ayrılmıştır. Yavru maymun için iki adet “sahte anne” düzeneği kurulur. Bu düzeneklerden birinin bedeni tel silindirden diğerinin bedeni ise daha yumuşak dokulardan inşa edilmiştir. Tel silindirden yapılan düzeneğe bir de bebek maymunun süt içebileceği bir biberon takılmıştır. Harlow’un maksadı maymunun yumuşak bir dokuya sahip düzeneği mi yoksa telden yapılmış sahte anneyi mi seçeceğini anlamaktır.

Maymun telden yapılmış düzeneği sadece karnı acıktığı zamanlarda kullanmış zamanının çoğunu ise yumuşak anne figürüyle geçirmiştir. Bir hayvanda gözlemlenen böyle bir kanun her ne kadar insan tabiatına olduğu şekliyle teşmil edilemezse de anne-çocuk arasındaki bağın sadece beslenme ihtiyaçlarıyla sağlanamayacağını, aynı zamanda şefkatin de ehemmiyet arz ettiğini göstermesi açısından ilgi çekicidir.

Stanford Hapishane Deneyi (The Stanford Prison Experiment)

1971 senesinde ünlü sosyal psikolog Philip Zimbardo gözetimde yapılan bu deney insanların farklı sosyal rollere nasıl tepki verdiğini anlamaya çalıştı. Deney için Stanford Üniversitesi’nin psikoloji bölümünün bodrum katında yapay bir hapishane kuruldu. Öğrenciler arasından 24 tane fiziksel ve

psikolojik açıdan sağlık problemi olmayan katılımcılar belirlendi. Deneyde katılımcılar gardiyanlar ve mahkumlar olmak üzere rastgele iki gruba ayrıldı. Deneyin gerçekliğini artırma adına mahkumlar gerçekte olduğu gibi belli suçlanma ve yargılanma süreçlerinden geçirildi, bileklerine zincir vuruldu, gardiyanlar için ise gerçek üniformalar ve aletler tedarik edildi.

Daha ikinci günden itibaren gardiyanlar şiddete başvurmaya başlamış ve birkaç gün içinde kendilerini tamamen rollerine kaptırmışlardır. Zamanla gardiyanlar, farklı psikolojik kontrol teknikleri geliştirmiş, mahkumlara isimleriyle değil numaralarla hitap etmeye başlamış ve çeşitli ödül-ceza sistemleri geliştirmişlerdir. Katılımcılara zarar veren bir hale gelince de iki hafta sürmesi öngörülen deney altıncı günün sonunda nihayete erdirilmiştir. Deney sonrasında mahkûm rolünde olan katılımcılar ağır travmalar yaşamıştır. Zimbardo ise sonradan kendisini deneye kaptırdığını itiraf etmiştir. Bu deney, insanların kendileri için hayal edilen ve bir üst otoriteden direktifler aldıkları pozisyonlar (polis, gardiyan, hâkim, asker, politikacı vs.) vesilesiyle nasıl başkalarına can sıkıntısı verebilen, korku atmosferi oluşturan, insanları rastgele kontrol altına almaya çalışan, özel hayata müdahale edebilen, güç zehirlenmesi yaşayabilen caniler haline getirilebileceğini göstermektedir.

 

Bu serideki diğer yazılar için tıklayınız:

Subscribe
Beni bilgilendir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments