Mânevî hastalıkların teşhis ve tedavisi üzerine bir örnek olarak nifak hastalığı verilebilir. Nifak hastalığı kalplerine girmiş kişiler hususunda gerek Kur’ân-ı Kerîm gerekse hadisler birçok tarif, uyarı ve alametler zikretmektedir. Böylelikle bizleri bu kişilere karşı uyarmakta ve nifak göstergesi olan hal, düşünce ve tavır bozukluklarına maruz kalmışsak kendimize çeki düzen vermemiz hususunda ikazlarda bulunmaktadır. Hususiyle Münâfikûn suresinden ilhamla, aşağıdaki hususları nifak hastalığının bazı belirtileri olarak ele almak mümkündür.

Bu tür insanlar bir kişi, kurum ya da durum hakkındaki malumu, öyle olduğuna inanmadıkları halde, mübalağa lisanı ile ilam ederek içlerindeki başka duyguların ve düşüncelerin üzerini kapatmaya çalışırlar (Münâfikûn sûresi, 63/1). Yapmacık abartılı övgüler, pahalı hediyeler, yüze söylenip şahsımızı göklere çıkaran takdirler bunlara örnektir. Bu yalan onları iç dünyalarından ve samimiyetten daha da uzaklaştırır.

Bir hususta sabit kadem olup kimliklerini ve duruşlarını net ortaya koymazlar/koyamazlar. Zıp orada zıp burada, kaypak ve istikrarsız bir hayat sürerler. Bugün yaptıkları daha önce yaptıklarıyla çelişir ve hayatlarına bütüncül bir nazarla bakıldığında hep zikzaklar ve çelişkiler görülür. Zamanla bu onlarda bir tabiat haline gelir ve buna da esneklik kılıfı giydirerek aklen kendilerini ikna ederler (Münâfikûn sûresi, 63/3). Bu prensipsiz, kaidelerden ve değerlerden mahrum hayat tarzı zamanla aklî melekelerini ve anlayış kapasitelerini daraltır ve gözlerinin önündeki problemleri ya da bariz hususları göremez hale gelirler.

İlk karşılaşıldığında, duruşları, öz güvenleri, yüksek perdeden konuşmaları, karizmatik yapıları, tumturaklı söz çevirmeleri insanları etkiler. Lakin samimiyet, ruh ve manadan uzak oldukları ve kendi içlerinde birçok çelişki yaşadıkları için, tesirleri saman alevi gibi olur ve insanın ruhunda bir iz ve dönüşüm sağlayamazlar. O sebeple gürültüleri çok ama meyveleri azdır.

İçlerinde gizledikleri hainlikler ve esas niyetleri keşfedilip, herkes onlara hücum edecek, konumlarını, imkanlarını, güvenliklerini kaybedecekler korkusuyla tir tir titrer ve devamlı gözleri ve kulaklarıyla aleyhlerine bir söz, bakış ve davranış var mı diye dikkat kesilip kolaçan ederler. Bu endişeden dolayı bir türlü rahatlayamaz, tevekkülün huzurunu hissedemez ve kimseye güvenemezler.

İçlerindeki hainlikleri, arzuları, fesada kilitli düşünceleriyle baş başa kalabilecekleri ve kimseden endişe duymayacakları yalnızlık koyları, gizli mekanlar ararlar. Böyle yerlerde hakiki benlikleriyle halvet yaşar ve iç dış bütünlüğü ihtiyaçlarını giderirler. Daha sonra tekrar koyun postuna bürünüp halkın arasına dalarlar.

Bu ihanetleri ve keşfedilmeye karşı aşırı hassasiyetleri yüzünden aşırı tepkiler verirler ve bir türlü samimi, uzun süreli dostluklar geliştiremezler. Arkadaşlıkları da düşmanlıkları da aşırılıklar üzerine kurulmuştur. Sevdiklerini, mübalağalarla ve bir ilah edinircesine Hakk’ın önüne koyarlar, düşman olduklarında ise o kişinin de bir insan evladı olduğunu unutup yokluğun gayyalarına sokarlar. Büyük iddia ve çalımlarla başladıkları işler ve arkadaşlıklar hep bereketsiz, sonuçsuz ve tatsız biter (Münâfikûn sûresi, 63/4).

Hiçbir zaman samimane bir mürşide/hayırhaha el verip, hatasıyla sevabıyla içini döküp, doğru yolu bulma gayretine giremez, kimseye o derece güvenemez, hep bir taraflarında güvensizlik ve ihanet taşırlar. Bu tür bir dostluğa ve yardıma ihtiyaçları olmadığını düşünür, her şeyin üstesinden kendilerinin gelebileceğine inanır, kendi yalnızlıkları içinde bocalayıp dururlar (Münâfikûn sûresi, 63/5).

Kendileri samimane değişmeyi, sade, dürüst bir hayat tarzını talep etmediklerinden, dışarıdan birileri gayret etse de dua etse de bu gayret ve dualar onları değiştirmeye yetmez. Ta ki kendileri bu değişimi samimane istesinler. O zaman Allah onlara yollar gösterir ve dualar, gayretler bir neticeye ulaşır (Münâfikûn sûresi, 63/6).

Bir dava uğrunda koşan, ona hayatını adayan, başkasını kendine tercih eden, rahatını bırakıp başkalarının dertlerini çözmeye gayret eden insanları hiç anlayamaz ve devamlı altında bir bit yeniği ve menfaat ilişkisi ararlar. Maddi hususlar ve menfaat ilişkileri ortadan kalktığında o kişilerin bu gayretlerden vazgeçeceğini düşünürler. Hayatını kendinden başka bir şeye adayamama, kendisinin ötesinde yüce bir gaye içinde fani olamama onların en belirgin özelliklerindendir (Münâfikûn sûresi, 63/7).

İçinden geçenleri hiçbir zaman direkt ifade etmez, edemezler. Dobralık kitaplarında yazmaz. Hep kinayelerin, laf çarpıtmaların, dolaylı ithamların, pasif agresifliklerin, sarkastik ifadelerin, aşağılayıcı tavır ve imaların korkaklık ve samimiyetsizliğinde ancak kendilerini ifade ederler. Sevmedikleri, kabul etmedikleri şeylerle direkt yüzleşmek gibi bir yapıları yoktur. Keşfedilme, dışlanma, sevilmeme, aşağılanma korkusu onları hep alçakça ve ödlekçe davranmaya iter (Münâfikûn sûresi, 63/8). Yakalanacaklarını anladıkları anda da, munislerden munis bir sürüngene dönüşerek oradan sıvışmayı düşünürler.

İçten içe hep kendilerini başkalarından üstün görür ve sürekli iç karşılaştırmalarla bu üstünlüklerini kendilerine ispat etmeye çalışırlar.

Nifak hastalığından muzdarip olan ve bu insanlara el uzatmak isteyen kişilerin şu hususları göz önünde bulundurmaları önem arz etmektedir:

  • Bu insanlar içlerindeki korkularla yüzleşmeyi öğrenmelidirler.
  • Hatalarını samimane itiraf edip, tekrar hataya düştüklerinde gerek Allah’tan gerekse kullardan özür dilemeye alışmalıdırlar.
  • İçlerindeki mal, makam, saygınlık, şehvet, üstün olma gibi kontrol edemedikleri arzuların temellerine inip hangi mahrumiyetler ve travmalar sonucu oluştuğunu irdelemelidirler.
  • Rableriyle baş başa kalıp içlerini ona dökmeyi, en gizli yönlerini onunla paylaşmayı, ona mektuplar yazmayı, başka bir şey düşünmeden onunla dertleşmeyi öğrenmelidirler.
  • Korktukları hususları güvendikleri dostlarıyla paylaşıp, aşırı korkularının yersizliğini görmeli ve bunu aşmanın yollarını araştırmalıdırlar.
  • İnsanlar içinde bir insan olmayı, çocuklarıyla oturup çocuk gibi oynamayı, hatalarına herkesle beraber gülebilmeyi, kendilerini oldukları gibi kabul edip sevebilmeyi, yeminsiz, mübalağasız konuşmayı, karşılıksız iyilikler yapmayı, dostluk kurmaya zaman ve emek harcayıp hemen vazgeçmemeyi pratik yapa yapa öğrenmeli ve fıtratlarına yerleştirmelidirler.
  • Her şeyi yaratanın ve olmasına müsaade edenin Allah olduğunu, dertlerine samimi şifa ararlarsa bulabileceklerini, iki ayrı kimlik ve dünyada yaşamanın en büyük ızdıraplardan biri olduğunu, içi dışı bir olmanın da en büyük bir saadet vesilesi olduğunu idrak etmeli ve bu hususlar üzerinde çalışmalıdırlar.

Yorum Yazınız

avatar
  Subscribe  
Beni bilgilendir