Geleneksel toplumlarda sivil alan, bireylerin ait oldukları gruplar ve bu grupların kendi iç organizasyonlarındaki serbestliklerinin sağlanması karşısında devletle yaptıkları sözleşme ile oluşurdu. Avrupa’da aristokrasi, Osmanlı topraklarında milletler (dini topluluklar), dışarıda devletle kurdukları sadakat ve devletin bunun karşısında bir koruma taahhüdü ile oluşan bir ilişkiler ağı oluşturmuşlardı. Devletle ilişkilerinde kitlesel ve (üyelerinin) bireysel sadakatini sağlayan örgütler devlet tarafından meşru sivil toplum örgütleri olarak kabul edilirdi. Devlet ise bu örgütlü yapıların yönetici elitleri ile muhatap oluyordu. Habermas, bu tür yapılanmalara temsili kültür adını verir.

İslam tarihinde, Osmanlı’daki ve izleyen diğer coğrafyalardaki ulemanın bürokratlaşması dönemine kadar daha farklı bir düzen söz konusu idi. Bu temsil örgütlü dini/etnik yapılar veya aristokratik lokal yapılanmaların dışında farklı bir meşruiyet alanını tanımlardı. Bu da sivil alanda devletin gücünü sınırlayan ve birçok hizmeti de uhdesinde bulunduran ulema kontrolü idi. Meşruiyetini yetkinlik ve genel toplumsal kabulden alan ulema; eğitim, vakıflar, kanun koyuculuk, hukuk sisteminin işleyişi (yasama ve yargı), vakıflar, yerel marketlerin denetimi gibi konularda yetki sahibiydi. Meşruiyetlerini de toplumsal genel kabulden aldıkları için devletin müdahalesine karşı ciddi bir dayanıklılık sergilerlerdi.

Modern dünya sivil alanda hem temsili kültürü yok edecek hem de bölgesel meşruiyet alanlarını daraltacak bir yapı ile ortaya çıktı. Devlet artık eğitimden, hukuka, oradan kültüre her konuda tek yetkili olma arzusunda idi. Bu sivil topluma verilmiş alanın daraltılarak yok edilmesi anlamına geliyordu. Bundan sonra devlet bireylerle doğrudan iletişim kuracak ve onların bütün ilişkilerini tek başına organize edecekti. Sorun bundan sonra başladı. Sivil toplumu temsil eden organizasyonlar tümüyle yok edilemediği için zaman zaman çatışmalara sahne olan bu alan ve ona verilen tanımlar da hep sorunlu oldu.

Aristokrasi, feodal düzenin ortadan kalkması ile gücünü yitirdi ama devlet karşısında benzer bir güç olarak burjuvayı buldu. Gelenekten gelen dini/etnik yapıların da tamamıyla yok edilemediği sivil alan, modern dünyada devlet ve diğer örgütlü yapıların çatışma alanı oldu. Kimi sivil toplum temsilcileri pes ederek yetki ve güçlerini devlete devrettiler. Kimileri de gölgeye çekilerek yarı yeraltı örgütleri haline geldiler. Geleneksel dönemde meşru olan aktivitelerinin birçoğu gayrimeşru sayıldığından birçok örgütlü yapı illegal olarak anılmaya başlandı. Sivil alan bu yüzden modern devletlerin baş ağrısı olmaya devam etmektedir. Tamamıyla yok edilemedikleri için göz yumulan örgütlü yapılar, devletin güç alanlarında boy gösterdikleri anda devletin balyozu ile karşılaşıp ya tamamıyla güçsüzleştiriliyor veya ortadan kaldırılıyordu.

Bu durumun zamanla devletin otoriterleşmesine yol açtığı ve toplumsal hoşnutsuzluklardan dolayı sistemi işleyemez hale getirdiği için Batı demokrasileri sivil topluma örgütlenme hakkı vermiş ve bunu teşvik etmiştir. Bu şekilde devletin yapmak zorunda olduğu birçok işi de bu örgütlü yapılara tevdi etmiş, ancak modern devlet refleksi ile üzerlerinde ciddi bir denetim kurmuştur. Bu denetim genelde, mali yapılar, örgüt dışı ilişkiler ve temel insan hakları üzerinden bireyin korunması amacını taşısa da zaman zaman en demokrat görünen ülkelerde bile devletlerin, güçlenen sivil toplum örgütlenmelerini güçsüzleştirme veya değersizleştirme çabaları içinde oldukları görülür.

Demokratikleşme ve modernleşme süreçlerinde yeterince başarılı olamamış ülkeler de, demokratik olanlarına öykünerek sivil toplum kuruluşlarına izin veriyor görünmelerine rağmen, devletin neredeyse toplumun tamamını şekillendirme arzu ve şehvetinden dolayı sivil toplum örgütlenmeleri devletlerin hoşlanmadığı yapılar olarak görülür. Devlet tarafından şüphe ile karşılanan bu örgütler devlet eli ile yeraltına itilerek meşruiyetleri sorgulanır hale gelir, ötekileştirilerek toplum nezdinde şüpheli olarak tanımlanmaya çalışılır, farklı örgütsel yapıların birbiri ile çatışmaları sağlanarak hem güçleri hem meşruiyetleri ellerinden alınmaya çalışılır. Sonuç olarak da; devletin bu politikaları karşısında sivil toplum hareketleri sürekli uyanık olma durumunda oldukları için her türlü komplo ve manipülasyonlara da açık bir duruma düşerler.

Devlet-sivil toplum örgütleri ilişkisini tanımlarken, ideal, demokratikleşme süreçlerini tamamlamış, müşfik ve sivil topluma izin veren bir devlet ile, totaliter bir devlet karşısındaki sinik sivil toplum örgütleri karikatürünü bir araya getiren bir anlayış, zaman zaman sivil toplum örgütlerinin modern ulus devletçe algılandığı gibi kurgulanması gerektiği yanılgısına düşebilir.

Habermas’ın sivil toplumu tanımlayan kamusal alan kavramı Türkçe’de ve Türk siyasi düşüncesinde tamamıyla bağlamından kopuk ve tersi bir anlamlandırmaya tabi tutulmuş, bireysel olanı tanımlayan özel alanın karşısında, devletin müdahale alanı olarak tanımlanagelmiştir. 28 Şubat sürecinde sıklıkla tartışılan ve yukarıdaki anlamı ile kabul edilmeye çalışılan kamusal alanın Habermas’ın tanımladığı kavramla taban tabana zıt olduğunu ifade etmek gerekir. Habermas sivil toplumu tarihsel ve kavramsal olarak devletten ayrı ve devletin karar alma mekanizmalarını etkilemeye çalışan bir etkileşimler bütünü olarak kabul eder. Sivil toplumun bu özelliğine modern dönemde devletlerin güç kazanmaları ile aşırı müdahalelerinin söz konusu olması ve bu alanı daraltmaları, sivil toplumun başlıca sorunlarından biridir.

Modern ulus devlette siyasal sistem, sivil toplumu dışlayan bir yapıyı zorunlu kılıyordu. Bu yapının sürdürülebilir olmaktan uzak olması ulus devletlerin popülaritelerini yitirmelerine neden oldu. Zamanla, toplumların örgütlenme ve siyasi kararlara katılma haklarının kanunlarla garanti altına alınmış olması, sivil topluma haklarını kullanma ve bununla siyaseti etkileme şansını vermiştir.

Batı demokrasilerinde modern ötesi toplumların yatay örgütlenmelere açık olması ve bunları teşviki sivil toplumu canlandırıcı bir durumdur. Bunun demokratikleşmelerini tamamlayamamış ve ulus devlet düşüncesini aşamamış toplumlarda uygulanması oldukça zor görünüyor. Bu toplumlarda modern sivil toplum örgütlerinden daha çok geleneğin kalıntısı olan örgütlenmeler başat rol oynar. Bu örgütlenmeler de haliyle modern demokratik deneyimin dışında bir deneyimle geliştikleri için onlardan aynı özellikleri beklemek beyhudedir.

Bütün bunların yanı sıra, sivil toplum örgütlerinde var olması gereken özellikler ciddi bir tartışma konusudur. Sivil toplum örgütlenmelerinden devlette olduğu gibi şeffaflık beklemek, bu örgütleri devlet seviyesinde birer siyasi özne görme algısından ileri gelir. Sivil toplum örgütleri şeffaf olmak zorunda değildir. Bu onlara devletçe çerçevesi çizilen kanunlara uymama özgürlüğü vermez. Devletçe genel çerçevesi çizilen siyasi, mali ve temel insan hakları ile ilgili düzenlemelere uymaları halinde kimse bir sivil toplum örgütünden daha fazlasını beklemez. Özellikle giriş ve çıkışları serbest olup gönüllülük esasına göre hareket eden bu kurumlardan olmadıkları şeylerin şartlarını istemek onları devletin kurduğu kafeslere sokma çabasından başka bir şey değildir. Bireyler çalışmalarını beğendikleri organizasyonlara katılır, beğenmedikleri, bu çalışmalar idealleri ve çıkarlarına uymadığı zaman da ayrılırlar. Bu da bu örgütün ideal ve iddialarına sıkı sıkıya bağlı kalmalarını gerektiren bir yaptırımdır. Sivil toplum tarihi, ideallerinden saptığı için içi boşalmış ve sönüp gitmiş hareketlerle doludur. Mason teşkilatı, girişi, işleyişi, üyeleri, finansmanı ve çıkışı konusunda en ketum hareketlerden biri olmasına rağmen dünyanın her yerinde saygın bir sivil toplum örgütü olarak kabul edilmektedir.1

Bunun gibi sivil toplumun siyasetle ilgilenmemesi gerektiği düşüncesi de bu konsepti anlamamışlığın bir sonucudur. Sivil toplum örgütü, kendi çıkarlarına uygun politikalar üretmesi için siyaset alanına baskı uygular. Bu sivil toplum hareketlerinin temel görevlerinden biridir. Bir siyasi harekete yakın durabilir, başka bir harekete karşı cephe alabilir. Örneğin, American Rifle and Pistol Association, (Amerika Tüfek ve Tabanca Birliği) tüfek ve tabanca sahibi olma ve bunu yaygınlaştırma konusunda bir siyasi parti ile birlikte çalışırken diğerine karşı açıktan mücadele etmektedir.

Burada önemli olan sivil toplum örgütündeki söylem-eylem birliğinin korunmasıdır. Bu da hukuki veya siyasi değil doğrudan etik bir konudur. “Biz şeffafız” diyen bir örgütün şeffaf olması ahlaki bir zorunluluktur. “Biz demokratız” dedikten sonra, otoriter eğilimlerle iş kotarması, önlerine koydukları hedeflere ulaşmaya çalışmaları devlet karşısında değil, kendi takipçilerine karşı bir ahlaki sorundur. Sivil toplum hareketinin kendini tanımlama ve bu tanıma uyma gereği takipçilerine karşı olan bir yükümlülüktür. Bunun hesabı kendi bünyesinde sorulmalı veya ilkelerine uymayan hareket ve yönetim kadrosu takipçi kaybetme, mali kaynaklarından olma ve itibarının zedelenmesi tehlikesine karşı bu tutumunu gözden geçirmelidir.

Aynı hareketin farklı ülkelerde farklı pratikler, uygulamalar göstermesi de devletlerin sivil toplum hareketlerine açtıkları alan ve onların yaşam alanlarında birbirlerinin, toplumun ve devletin hukukuna tecavüz etmemeleri için kurdukları sistemle orantılıdır. Başarılı demokratik sistemlerde sınırlarını bilen, şeffaf ve toplum hizmetinde takdir edilen bir hareket başka yerlerde ya siyasal sisteme entegre olacak kadar ileri gidebilir veya tamamıyla içe kapalı gizli bir örgüte dönüşebilir.

Bu sorunlu durumun toplumun sadece bir kesimine mahsus olduğunu düşünmek de bir yanılsamadır. Bugün muhafazakârlar için konuşulan şeyler dün sol hareketler için mevzu bahis idi. 1960 ve 70’lerde oldukça aktif olan sol hareketler, 1980’de yedikleri darbeden sonra Türk Solu’nu sorgulayan çalışmalara imza atmışlardı. Devletin demir yumruğu o zaman solun üzerinde gezerken bugün biraz daha palazlanmış dindar bir hareket üzerinde ağırlığını hissettiriyor. Bu durum, hareketlerin kendilerini sorgulamaları için iyi bir fırsat olsa da, ülkede sivil toplumu ezilecek bir düşman olarak gören devletçi kafa yapısını da sorgulatmalıdır. Başarısız olan sivil toplum örgütü sivil ve siyasi alandan çekilir, onun yerine bir başkası gelir. O ülkeyi kendine vatan bilenlerin, devletçi zihniyetin, sivil toplumu bir gereklilik değil, düşman olarak görmesi meselesi üzerinde ciddi kafa yormaları gerekir.

[1] Bknz: http://freemasonryandcivilsociety.ucla.edu/

Subscribe
Beni bilgilendir
guest
0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments